Biz Halkız, Yeniden Doğarız Ölümlerde

            Tunalı Pasajı’nda cd raflarını karıştırırken tesadüfen denk geldiğim Yeni Türkü’nün Buğdayın Türküsü albümü, halihazırdaki heyecanımı artırdı. Zaten dinleyecek olduğum bu albümle karşılaşmak benim için “değerli” bir tesadüftü. Hatta bazıları buna “senkronisite”[1] bile diyebilirdi. Albümün içinde bir de 2013 yapımı belgesel olması içinde bulunduğum bu durumu adeta “tadından yenmez” bir hale getirdi. Evdeki Panasonic SA-HT990…

Written by

            Tunalı Pasajı’nda cd raflarını karıştırırken tesadüfen denk geldiğim Yeni Türkü’nün Buğdayın Türküsü albümü, halihazırdaki heyecanımı artırdı. Zaten dinleyecek olduğum bu albümle karşılaşmak benim için “değerli” bir tesadüftü. Hatta bazıları buna “senkronisite”[1] bile diyebilirdi. Albümün içinde bir de 2013 yapımı belgesel olması içinde bulunduğum bu durumu adeta “tadından yenmez” bir hale getirdi. Evdeki Panasonic SA-HT990 marka ve model ev sinema sistemimde dinledim. Tabii 5.1 modunu devre dışı bırakıp stereo olarak ayarladım. Hiçbir arka plan araştırması yapmadan, grup hakkındaki birkaç ön bilgimle dinlemeye koyuldum.

            İlk seferde genelde müzikal ögelere odaklanırım. Fakat bu albümün politik içerik yoğunluğu en az müzikal “kalite” kadar yoğundu. Bu çok boyutlu cümlemi açmam gerekirse, Selim Atakan’ın İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda eğitim görmüş olmasının da etkisiyle şarkıların müzikal derinliği bir süre bundan bahsetmeye değer nitelikte. Aynı şekilde Nazım Hikmet ve Can Yücel şiirleriyle politik derinlik de kazanan albüm, üretim sürecinde Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal durumu pek iyi yansıtıyor. Fakat bütün bunlardan önce biraz müziklerden bahsetmek isterim.

            Henüz ilk şarkıyla bağlamanın “geleneksel” kullanımının dışında, batı müziğindeki akor arpejleriyle dikkat çekiyor. Üst üste flüt kaydıyla bir çokseslilik üretilmiş ve pek alışılmış olmayan bir armonik yürüyüşle “Yeni Türkü” ismini henüz ilk şarkıdan kanıtlamış gibi gözüküyor. Makamsal dokunuşları da içinde barındıran ilk şarkı bu iki tutumu da albüm boyunca devam ettiriyor.

            İkinci şarkı darbuka girişiyle başlayıp, genel itibariyle ilk şarkıya göre daha makamsal bir çizgide ve nikriz makamına yakın bir seyirde. Üçüncü şarkı ise enstrümantal ve adeta makamsal ama çok sesli bir oda orkestrası müziği havasında. Sonrasında ise “Bekçi Kazım Türküsü” geliyor. Girişte piyano ve çelloyla, yine kendine has bir armonik yürüyüş kulaktan kaçmıyor. Ritmik değişimler ve akor yürüyüşleri, müzisyen bir dinleyici için üzerine düşünülmüş bir şarkının vereceği “hazzı” yaşatıyor. Beşinci şarkıda ise yine batı tarzında bir düzenlemenin altında, zillerle bir İç Anadolu ritmi duyuluyor. “Beyazıt Meydanındaki Ölü” çalmaya başladığında piyano ile Hüseyni makamına benzer bir girişle yaylı altyapılar sentez hissini yaşatmaya devam ediyor. Sözler girince yalnız kalan piyano, vokalle birlikte yas hissini ön plana çıkarıyor.

            “Sonbahardan Çizgiler” ilk başladığında tekrar eden motiflerin üzerine eklenen çok sesli ve değişen melodiler eşliğinde bu şarkıyı aslında bildiğimi anlayamadım. Fakat sözler girince bu beni ortaokula götürdü. Bu türküyü ilk kez bana gitarı öğreten hocamdan dinlemiştim. O zamanlar melodisi beni çok etkileyen bu şarkı, ilerleyen yıllarda politik görüşlerimi de etkilemişti. O zamanlar şarkının kime ait olduğunu bile bilmediğimden ve bir daha dinlemediğimden, albümde bu şarkıyla karşılaşmayı düşünmüyordum. Benim için şok edici bir an oldu. Melodiye tekrar “aşık” oldum.

 “Özgürlük” yine iyi planlanmış bir kompozisyon olarak “caz” armonileriyle etkileyiciliğini koruyor. “Bir Ölü Daha Geçti” ise adeta bir müzikal gibi aranje edilmiş. Yaylı düzenlemeler, piyano eşlik iyi film müziklerini andırıyor. Yaylılarda yer yer kullanılan pizzicato[2] tekniği, dramatik kurguyu daha hissedilebilir kılmış gibi. “Sen” ise çello soloyla giriyor. Ardından piyano eşlik ve bağlamayla makamsal bir çizgi yakalıyor. Belgeselde Derya Köroğlu’nun da belirttiği şarkı sözlerindeki “hürriyet” kelimesinde “kulağı tırmalayan” bir prozodi[3] hatası var. Kelimedeki “y” harfi müzik cümlesinde kaplamaması gerektiği kadar fazla bir yer kaplıyor. Fakat bunun dışındaki makamsal çokseslilik, melodi üzerine melodiyle kontrpuan[4] benzeri bir doku oluşturarak bize bu küçük hatayı unutturuyor diyebilirim. Son şarkı “İşçi Marşı” ise klasik marş formunda, söylemesi daha kolay (çoğunluğun rahatlıkla söyleyebilmesi için), melodinin çok komplike olmadığı ve dolayısıyla armonik yapının da pek karmaşık olmadığı bir şarkı. Zaten sözler ve verilmek istenen mesaj burada müzikten daha önemli sanıyorum.

Biraz fikirlerden ve düşüncelerden bahsedecek olursak, ilk olarak Can Yücel’in şiiri olan “İşçi Marşı”nı bestelemeleri zannederim tesadüf değil. Çünkü o dönemde mitinglere ve eylemlere katıldıklarını belgeselde söylüyorlar. Zaten politik görüşleri de sır sayılmaz. Zaten Bülent Somay “Mamak Türküsü’nün içinde gizli bir öfke var” diyor. Buradan da dönemin gergin, kaotik, faili meçhul cinayetlerin sayılamayacak kadar arttığı böyle bir dönemde, belki de bu müzik biraz “yumuşak” ve “sakin” kalmıştı. Ama aslında bir o kadar da “sert”ti. Fakat bunu görmek için biraz derinleşmek gerekiyor. Albümü çıkarırlarken yaşadıkları zorluklar, çalışma azimleri, çevrenin korkusuna rağmen bir duruş sergilemeleri beni etkilerken; uzun vadede kendilerini tekrar eden albümler çıkarmaları, yeni bestelerin olmaması gibi hususlar, grubun dağılmasına yol açmış, belki de savunduğu düşüncelerle çelişecek düzeyde metalaşmış bir gruba dönüşüyor olmasıyla o eski etkileyiciliğini kaybediyor. Yine de bu albüm temelinde yapılan iş, önemli ve büyük bir adım olmuş, bir ekol haline gelip başka grupların doğmasına neden olmuş “entelektüel” bir ekibin bir araya gelip “önemli” fikirlerini müzik aracılığıyla anlatıyor olmaları takdire şayan. Eğer bu albüme bir puan verecek olsaydım, on üzerinden; döneme göre iyi sayılabilecek bir kayıt, fikirleri itibariyle etkileyici, döneminde ekonomik kaygılar güdülmeden yapılmış olmasıyla tüketime hizmet etmemiş bir sanat eseri ve müzikal zenginliğiyle yenilikçi özelliklerini göz önünde bulundurarak, yedi verirdim.


[1] Birbiriyle nedensel olarak bağlantısı olmayan iki olayın, kişi için anlamlı bir rastlantı oluşturacak şekilde aynı anda gerçekleşmesidir.

[2] Yaylı çalgılarda kullanılmadan, tellerin parmakla çekilerek titreştirilmesiyle yapılan çalma tekniğidir.

[3] Sözün doğal vurgu, hece uzunluğu ve tonlamasının müzikle uyumlu bir şekilde birleştirilmesidir.

[4] Bağımsız melodilerin uyumlu şekilde birlikte yürütülmesi. Notaya karşı nota.

Bir Cevap Yazın

Bir Müzik Yazıları Gardırobu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin