Mehmet Güreli’nin Vapurlar veya Vapurlar/Blues (iki şekilde de geçiyor) albümünü birkaç kez dinledim. Bütün fikir ve düşüncelerimi, ilk dinleyişten yazdığım ana kadar olan süreci kapsayacak şekilde ve açıkça yazmak niyetindeyim. Fakat önce biraz bu süreçten ve değerlendirme sınırlarıma alacağım hususlardan bahsetmek istiyorum: İlk etapta albümü hiçbir ön bilgi sahibi olmadan, sadece albümün adı, kapağı ve şarkıların isimlerine bakıp evdeki müzik sistemimde baştan sona dinledim. Albümün adı, kapağı, şarkı isimlerinin üzerine bir de saksafon eklenince bunun betimleyici bir müzik olduğunu tahmin ettim. Bir noktada albümün amacına ulaştığını düşündüm. Sonuçta sadece biçimsel analizle aktarılmaya çalışılanı anlamıştım. Sonrasında ise internetten okuduğum birkaç yazıda bunun aslında ilk başta bir kısa film olarak ortaya çıktığını ve bunun için yapılmış müziklerin daha sonra yeniden düzenlenip 40 dakikalık bir kaset haline geldiğini öğrenip yeniden dinledim. Bu kez teknik anlamda bazı noktaları (hepsinden bahsedeceğim) “basit” buldum. Sonra ise üzerine düşündüm ve müzik dışında beni rahatsız ve memnun eden unsurlar neler diye kendime sordum ve ertesi gün kulaklıkla tekrar dinledim. Bu sefer düşüncelerimin daha netleştiğini hissettim. Son zamanlardaki okumalarımın (Gide, Bourdieu, Adorno, Benjamin) albüme bakış açımı olumsuz olmayan bir noktadan etkilediğini düşünüyorum. Yazımda ise sırayla ilk izlenimimdeki biçimsel analizim, ikinci dinlememdeki bağlamsal analizim ve düşünüp dinledikten sonraki “sosyal”, “felsefi” ve “duygusal” analizime değineceğim.
Albümü dinlemeye başlamadan önce kapak görselini ve şarkıların isimlerini şöyle bir inceledim. Kapak iki renkten oluşan (mavi ve beyaz) sade bir şekilde albümün adı ve albümde bulunanların isimleriyle birlikte, yine sade bir vapur figürüyle dalgalardan oluşuyordu. Aklımda ilk canlanan şey “bu albüm kesinlikle bir şeyleri betimliyor” oldu. İlk şarkı “blues” gerçekten blues dizisi kullanıyor fakat stil ve ritmik yapı olarak daha “cazvari”. Sıradan melodilerin uzadıkça uzayan tekrarları ve tınısal kısırlık daha ilk şarkıdan beni az da olsa rahatsız etmeye başlamıştı. İkinci şarkının da hemen hemen aynı çizgide ilerlemesiyle, bu müziklerin dikkatimi dağıtamayacak kadar sıradan melodilerin tekrarından oluşmasından dolayı ders çalışırken bile dinleyebileceğim bir albümün parçaları olduğunu tam aklımdan geçirmeye başlamışken “Selamlama” adlı şarkı başladı. İşte o sırada gözlerim parladı. Saksafonları düzensiz bir şekilde üst üste kaydedip, belki izlenimci denilebilecek bir anlatımla adeta vapurların şarkısını oluşturmuştu Güreli. Ardından gelen “İskele” şarkısı bir ağıt havasında. Melodinin inici kısmında belli belirsiz koma sesler kullanarak bizden bir şeyler katmaya çalışmış olabilir, ya da ben o ağıt benzeri inici melodiyi komalı hissettim. Albümden tam keyif almaya başlamışken sıradaki üç şarkıda tekrara ve dolayısıyla klişeye[1] düşmeye başladığını görüp küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Sekizinci şarkıda ise ilk defa farklı bir renk[2] olarak perküsyon (sanıyorum tumba ve konga) duydum. Fakat artık bu bende bir heyecan değil “en azından biraz renklendirmişler” düşüncesi oluşturdu. Flütle, saksafonla, piyanoyla veya bas gitarla çalınan ezgiler hemen hemen bütün şarkılarda benzerlik göstermekte ve kendi özlerinde dahi özgün bir melodi oluşturmamakta diye düşündüm. Sanki kokteyl müziği çalan bir ekip nasıl olsa anlamazlar deyip aynı şarkıyı dönüp dönüp çalıyordu. Özetle albümü ilk dinleyişimin sonunda pek keyifli değildim.
Bağlama dair bilgi edinmek için internette gezindiğimde discogs, cazkolik ve bizimcaz gibi internet sitelerinin bu albümü ağırlıklı olarak caz olarak tanımladığını gördüm ve şaşırdım. Açıkçası ben ilk dinlediğimde bu müziği hiç tanımlayamadım. Belki izlenimci alternatif müzik şeklinde ifade edebilirim ama kesinlikle caz veya blues diyemem. Çünkü bir müziğin dizilerini kullanmak onu o janr yapmaz. Birçok progresif grup klasik batı müziği unsurları barındırır ama onlara klasik batı müziği demeyiz.
Sonrasında edindiğim bilgilerle albümün gerçekten bir kısa film için yapılmış müziklerin daha sonradan düzenlenip kaset haline getirilmiş hali olduğunu öğrendim ve aslında bu beni albüm açısından bir nebze de olsa tatmin etti. Çünkü bana göre albüm, “en azından” her türden habitusun[3] bağlamını tahmin edebileceği bir konsept ortaya koymuş. Albümden bağımsız olarak filmi de izlemek istedim fakat hiçbir yerde bulamadım. Eğer izleyebilseydim birçok şey kafamda oldukça net oturabilirdi diye düşündüm. Yine de ikinci dinlememin ardından ilk dinlememde takıldığım teknik detaylara olan bakış açım değişmedi. Albümü ne kadar çıkarıldığı dönem bağlamında piyasanın karşısında ve deneysel bakış açısıyla takdir ettiysem de müziksel içeriğin anlatılmak istenene göre “basit” kaldığını düşündüm.
Henüz albüm üzerine hiç düşünme fırsatım olmamıştı. Ertesi gün albümün fikrine müzisyen kimliğimden çıkarak fazlasıyla dışarıdan ve bir o kadar da içeriden baktım. Demek istediğim, zihnimde Güreli’nin izlediği o vapura binip işe gittim. Orada temizlikçi olarak çalıştım, martılara simit attım, kaptan oldum, dilendim, limonata sattım. Fark ettim ki aslında Güreli melankoliyi estetize ediyor ve oradaki halkın deneyimini doğrudan aktarmıyor. Kentli entelektüel bir habitusun gözünden bakıyor. Sanatsal elitizmin tehlikesi ise benzer sınıftaki insanların yalan bir nostalji tüketimine yöneltilmesi. “…önceki tüm tarih toptan yeniden diriltilir… nostalji durmaksızın birikir… Bu yeniden dolaşıma sokuluşun bilinçli bir farkındalık değeri yoktur; yalnızca kaybolmuş bir göndergenin nostaljisi olarak işler.”[4] diyor Baudrillard. Önceki müzikal teknik detayların hepsi aklımdan uçup gitti. Müzik kesinlikle bir şey anlatabilir. Ben salt bir müzik üretiminin şart olduğunu düşünmüyorum. İnsan bahsetmek için var, iletişimle varız. Fakat neyi ve nasıl anlattığımız bu noktada çok önemli. Bir şeyi betimlerken veya öylece anlatırken kendimizi nereye konumlandırdığımız çok önemli. Çünkü Bourdieu’nun da dediği gibi “Beğeni sınıflandırır, sınıflandırıcıyı da sınıflandırır.”(Bourdieu, 1977/2023, s.10). Bütün bu düşüncelerin üzerine albümü tekrar dinlediğimde kendimi rahatsız hissettim ve kapattım. Belki de rahatsızlık hissimi oluşturan kendi beğenilerimdi. Belki de bu melankoli estetizesini rahatsız edici buldum. Ya da entelektüel tabaka bakışının yeniden üretiminden ve gerçekliğin yansıtılmamasından rahatsız oldum. Henüz ben de bunu tam olarak bilemiyorum. Bildiğim tek şey mecbur kalmadıkça herhangi bir sosyal ya da bireysel ortamda bu albümü hem müzikal teknik hem de sosyolojik nedenlerle dinlemeyeceğim.
[1] Klişe Bourdieu’ya göre toplumsal olarak koşullanmış beğeni alışkanlığı veya kültürel sermayesi zayıf grupların beğeni alışkanlığı olarak tanımlanırken, Adorno bunu sanatta tekrarlanan biçim, özgünlüğün yokluğu olarak tanımlar. Burada klişe kelimesini her iki anlamında kullanmış olsam da tam anlamıyla bir özgünlüğün yok oluşu olarak değil oraya bir yöneliş anlamıyla kullandım.
[2] Müzikte sesin duyuluş tipini belirleyen özellik, tını.
[3] Bireyin toplumsal kökenine bağlı olarak geliştirdiği alışkanlıklar, beğeniler ve davranış kalıplarının bütünüdür.
[4] Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, 1994, s.44, İngilizce baskıdan yapay zeka ile çeviri.
Bir Cevap Yazın